İlmi Hayatım ve Eserlerim

• 1/2/2007 - İnsan Hakları Beyannamesi-İslam Hukuku -I-

İlan edilişinin 52. Yıldönümü vesilesiyle

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ (10 Aralık 1948)

ve

İslam Hukukunda Temel Haklar ve Hürriyetler

(Kısa Bir Karşılaştırma)

 

Prof. Dr. Servet ARMAĞAN

(Anayasa Hukuku Profesörü) 

a. GİRİŞ:

Aş Aşağıdaki kısa açıklamada, 1948’de ABD’de New York şehrinde ilan edilen BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin [1] ana hatlarını ele alacak ve bu metinde yer alan temel prensiplerin İslam Hukuku açısından bir değerlendirmesini yapacağız. Belirtelim ki, Beyanname metni ile İslam Hukuku arasındaki bu mukayese, kısa bir mukayese olacaktır. Yani BM Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin bütün hükümlerini  teferruatına kadar ele alıp bunları İslam Hukuku açısından, mezhepler içtihadına ve çeşitli görüş farklılıklarına göre değerlendirmesini yapacak değiliz. Sadece bu beyannamede yer alan hükümlerin İslam Hukuku temel haklar teorisi ile ne derecede bağdaştığı veya bağdaşmadığı konusunda kısa yorumlar getirecek ve mümkün mertebe bibliyografik malumat vereceğiz. 

b. Şimdiye kadar bu konuda açık ve seçik mukayese yapan Türkçe bir kaynağa rastlamış değiliz. Sadece İslami yazarların, ya da son devir islam hukuku kitaplarında çok kısa bir şekilde bu beyanname hükümlerinin İslâmiyet’le bağdaşmadığı yolunda beyanlarına rastlamaktayız. İtiraf edelim ki, İslam Hukukunun temel haklar ve hürriyetler sahasında çok az yayın olduğu için ve bu mevcut yayınlar da konuyu yüzeysel (sathi) bir şekilde ele aldığı için, onlardan, bu beyannamenin hukuki mahiyetinin İslam hukuku temel hak ve hürriyetler teorisi ile mukayesesini beklemek yanlış olur.   

c.  Üçüncü olarak, yapılan bazı açıklamalarda genellikle ikisinin İslâm Hukuku ve Beyannamenin ,zıt olduğu söylenmektedir dedik. Belirtmek gerekir ki, bu tür yayınlardaki açıklamalar, çoğunlukla delilsiz ve referans gösterilmeden verilmektedir. 

d.  Şunu da belirtelim: “aklın yolu birdir” deyimi çok önemli bir felsefi esastır. Selim akıl dediğimiz muhakemeli düşünme, rasyonel düşünme neticesinde insanoğlu bazı doğruları bulabilir ve bu doğrular İslam Hukuku ile uyum halinde olabilir. Bir diğer deyişle, ister İslami açıdan , ister laik açıdan değerlendirme olsun, eğer selim bir akıl ise, müstakim bir zihniyet taşıyorsa, insanların saadetini düşünüyorsa, bu takdirde aklın yolu birdir gerçeği, insanları bazı  noktalarda birleştirebilir. Yani makul ve fonksiyonel yorumlar ve davranışlar, İslâm Hukuku’nun temel kaynaklarının asırlar önce ortaya koyduğu aynı neticeyi bulabilmekte, onunla ahenkli bir uyum içinde oldukları müşahede edilmektedir. 

Bir taraftan   İslam Hukuku esaslarına dayalı yorumlar, diğer taraftan dini bir temele dayanmayan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin bir birine zıt olması konusunda, eğer aklın yolu birdir deyimini uygulayacak olursak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini kaleme alan sosyolog, hukukçu, filozof ve devlet adamlarının selim bir akılla bir takım neticeleri kabul ve madde halinde gösterdiklerini söyleyebiliriz ve ortaya konulan esasların da mutlaka İslam Hukukuna aykırı olması gerekmez. 

    Aklın yolu birdir esasını  şu şekil de konuya tatbik edebiliriz: Bazen lâik hukuk sistemlerinde önemli bir prensip bulunuyor, kanunlarda ve diğer mevzuatlarda yer alabiliyor. Bu prensip veya esas, İslam Hukukuna tam uygun, yani bir ayet veya hadisten alınmış gibi bir intiba vermektedir. Aslında bunu yapan veya bu şekilde düzenleyen kimseler, hukukçular, filozoflar bu esasın İslam Hukukunda Kur’anda veya hadiste de yer aldığının farkında değiller, yani böyle bir olaydan haberleri yok; veya bir islam hukukçusu yada müçtehidin bu konuyu dile getirdiğini de bilmezler. Fakat selim akılla düşündükleri için, İslam Hukukunun bu esasını kendiliğinden bulmuşlardır. Zaten İslamiyetin fıtri bir din olup, insanların bünyelerine uygun olduğu her zaman söylenmiş ve yazılmıştır. Çeşitli ayet ve hadislerden de bu mana çıkarılmaktadır. Yeter ki insanlar fesattan uzak bir şekilde düşünsünler ve beşeriyeti refah ve saadete ulaştırmak için çalışmaya gayret etsinler. İşte selim aklın ortaya koyduğu bu yorumlar, eninde sonunda İslamiyet’in açık veya zımni olarak getirdiği hükümleri kabul etmekte gecikmemişlerdir. Mevzuatlar ise, onun aynısını düzenlemişlerdir. 

Ben, zaman zaman laik hukuk sahasında çalışan, gerek Türk gerekse Avrupalı hukukçu meslektaşlarımla yaptığım konuşmalarda bu müşahedeyi edinmişimdir. Kendilerine laik hukukta yer alan şu prensibin ve esasın İslam Hukukunda âyette veya şu hadiste yer aldığını söylediğim zaman hayret etmişlerdir. Âyet veya hadis bunu bildiriyor mu, hemde 14 asır evvel bildirmiş mi, diye hayretlerini ifade etmişlerdir. Aslında, yukarıda da belirttiğim gibi, ortada hayret edilecek bir şey yoktur. Çünkü İslamiyet fıtri bir dindir, yeter ki temiz bir kalple, iyi bir niyetle ve selim bir akılla anlaşılmaya çalışılsın. Bu taktirde lâik hukuk sistemindeki bir çok hükümler, bazı hükümler demiyorum, İslamiyet’in esasları ile uygun şekilde yorumlanabilir ve tatbik edilebilir.[2]

 

1.     Genel Mülahazalar 

Yukarıdaki kısa girişi yaptıktan sonra, şimdi genel olarak bazı esasları belirtebiliriz. Genel esaslar diyoruz, çünkü temel haklar ve hürriyetler konusu çok geniş bir sahayı ele almaktadır. Sadece hukuki boyutu değil, siyasi, felsefi ve sosyolojik v.b. boyutu da vardır. Her hak ve hürriyetin uzun bir tarihi geçmişi ve gelişme seyri vardır. Ve anayasalarda temel hak ve hürriyetler konusunda getirilen düzenlemeler, sınırlamalar ve kısıtlamaların her birinin yine aynı şekilde hukuki, siyasi, felsefi ve tarihi sebepleri vardır. Bu sebeple temel hak ve hürriyetlerin genel özelliklerini ve bu konuda genel düşünceleri çok özet olarak burada belirtmek istiyoruz. Bu genel özellikleri hem 1982 Anayasası (A. kısaltması ile), hem de Beyanname’yi (B. kısaltması ile) örnek vererek belirteceğiz.  

 

A.     Temel Hak ve Hürriyetlerin Genel Özellikleri

      Herşeyden evel 1982 Anayasasında düzenlenen ve temel haklarla ilgili olan bazı genel hükümlere yer vereceğiz. Arkasından aynı veya benzer hükmün Beyannamede yer alan maddesine işaret edeceğiz. Bu genel hükümler, bir bakıma, Beyannamede de yer alan insan hak ve hürriyetlerin genel özellikleridir. Anayasanın çeşitli maddelerinde belirtilen bu özellikler şunlardır[3]: 

 

1.     Temel haklar kişiliğe bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez olup kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder ( A. md. 12; B. md. 6, 29/1).

     Bu temel özelliği İslâm Hukuku açısından benimsemeğe bir engel yoktur. 

2.   Temel hak ve hürriyetler mutlak değildir, sınırlanabilir.

    Anayasa, 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanabileceğini kabul etmiştir. Ancak bunun için sınırlamanın mutlaka kanunla yapılması ve anayasaya uygun olması şartını getirmiştir (A. md. 13; B. md. 29/2). 

Bu ana şart dışında ayrıca bazı sınırlama sebepleri de belirtilmiştir. Bu sınırlama sebepleri genel olarak aynı maddede düzenlenmiş olup, ayrıca özel olarak, diğer maddelerde de belirtilmiştir. 13. maddede belirtilen sebepler şunlardır:

- Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, - Millî egemenlik,

- Cumhuriyet, - Milli güvenlik, - Kamu düzeni, - Genel asayiş, - Kamu yararı,

-    Genel ahlâk ve Genel sağlık. 

Ayrıca Anayasanın diğer maddelerinde belirtilen sebeplerle de sınırlamalar getirilebilir. Meselâ 19. md. de düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği, suçlunun kaçması, delillerin yok edilmesi veya değiştirilmesi sebepleriyle de sınırlanabilir. Veya 20. md. de düzenlenen özel hayatın gizliliği, adlî soruşturma ve kovuşturmanın gerektirdiği istisnalar ile de sınırlanabilir. Aynı sebep, 23. maddedeki yerleşme ve seyahat hürriyeti için de sözkonusudur. Bir diğer örnek 34. maddede düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemek hakkının idarî mercilerce şehir düzeninin bozulmasını önlemek amacıyla, yürüyüşün yapılacağı yer ve güzergâhı tespit etme şeklinde bir sınırlama da sözkonusudur. 

Dikkat edilirse son iki durumda sınırlama, fiilî durumlara göre yargı veya idari mercilerce alınan tedbirlerle sözkonusudur. Bu idari tedbirlerin ve yukarıdaki sınırlama sebeplerinin kaynağı Anayasa'dır. 

Bu özellik, İslâm Hukuku esaslarına uygundur.  

 

3.     Temel haklar kötüye kullanılmamalıdır:

Anayasanın 14. Maddesi(B. md. 29/3 ve 30) kötüye kullanma sebeplerini örnek vererek saymıştır. Aynca bunların müeyyidesinin diğer kanunlarda gösterileceğini söylemiştir. 

Bu özellik de İslâm Hukukunu temel felsefesine uygundur.

 

4.    Hak ve hürriyetlerin biri diğerini yok etmeye yönelik bir maksat için yorumlanamaz:

"Anayasanın hiçbir hükmü, anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yoketmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şeklinde yorumlanamaz" (A.md.l4/3; B.md.30)

Meselâ grev hakkı, seyahat hürriyetinden üstün ve değerli olmadığı gibi, seyahat hürriyeti de grev hakkından daha üstün ve değerli değildir; veya haberleşme hürriyeti, özel hayatın gizliliğini bozamaz; ama özel hayatın gizliliğini uygulayıp haberleşme hürriyetine de engel olamayız. Bir diğer örnek: Lâiklik prensibi de, Anayasada düzenlenen hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şeklinde yorumlanamaz. 

Böylece her hak ve hürriyet kendi sınırları içinde kullanılacak ve dengeli ve Anayasaya uygun bir haklar uygulaması ortaya çıkacaktır. 

Modern Anayasa Hukuku görüşlerinin kabul ve ifade ettiği bu özellik de İslâm Hukukuna uygundur.

 

5.     Olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması durdurulabilir:

Anayasanın 15. maddesi bazı sınır ve şartlar içerisinde, savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasını durdurucu tedbirler alınacağını belirtmiştir. Beyannamede bu hüküm yer almıyor.

Olağanüstü Hal rejimleri, İslâm Hukukunda da kabul ve tatbik edilmiştir.

 

6.     Yabancıların durumu Türk vatandaşlarının durumundan farklıdır ve ayrıca düzenlenir:

Anayasanın 16. md.(Bkz. B. md.2/2) hükmü şu şekildedir: 

"Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için Milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir".

Temel hak ve hürriyetlerin Anayasada ve Beyannamede belirtilen genel özellikleri bunlardır. Belirtelim ki bu özellikler temel hakların sınırlandırılmasıyla da ilgili bir konudur.  

Vatandaş ve yabancı kavramların İslâm Hukukunda biraz farklı anlaşılmış ve tatbik edilmiştir. Şöyleki; Bir islâm devleti, bir diğer islâm devletinin müslüman vatandaşına, kendi ülkesinde yabancı muamelesi yapmamıştır. Çünkü müslümanlar kardeştir ve bir tek ümmet sayılmıştır. Tarihteki bu uygulama, günümüz müslüman devletleri tarafından kabul ve tatbik edilmiyor[4].

 

B.     Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılması

Yukarıda temas ettiğimiz gibi, temel hak ve hürriyetler mutlak değildir, sınırlanabilir. Ancak sınırlamalar bazı şartlarla gerçekleşir ve onlara bağlıdır. Sınırlama düşüncesinin esas sebebi, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması veya kötüye kullanılmasa dahi, toplumun çoğunluğunu ilgilendiren bazı değerlere aykırı ve onları yok edici istikamete kullanılmasıdır. Kısacası, temel hak ve hürriyetler veriliş amaçlarına aykırı ve onları aşan ve taşan bir şekilde kullanıldığı takdirde sınırlama ihtimali sözkonusu olmaktadır. 

Aslında temel hak ve hürriyetler konusunda temel amaç, sınırsız biçimde hak ve hürriyetlerin kullanılmasıdır. Ama insan, maalesef, kendisine verilen bu imkânı kötüye kullanmakta ve hatta başkalarına veya topluma zarar vermektedir. Bu demektir ki, temel haklar teorisinde sınırlamaların esas sebebi kötüye kullanma veya taşkın kullanmalardır. 

Kaide bu olmakla birlikte, yasama organının (hatta bazen icra ve idarenin de), hiçbir kötüye kullanma söz konusu olmasa dahi, temel hak ve hürriyetleri sınırlama (veya sınırlayıcı düzenleme) yoluna gittikleri de bazen görülüyor.

Bu ön şartın dışında temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması için şu şartların bulunması gerekir:

1)     Sınırlanma ancak kanunla yapılabilir.

2)     Sınırlanma Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalı

3)    Sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz (A. md. 13; Bkz. B. md. 29/2-3). 

Bu şartlardan 2. si bütün kanunlar için sözkonusudur (A. md. 11/son) ve bu sebeple, burada ayrıca üzerinde durmaya gerek yoktur. 3.sü ise, bilhassa cümlenin son kısmı, daha çok sınırlama getiren kanun uygulanması ile ilgilidir[5]. 

Yukarıda belirtilen esaslar, esas itibariyle ve genel hatları ile İslam Hukuku açısından da kabul edilebilir. Ancak kısıtlamalar ve sınırlar konusunda biraz farklı kriterlerin de nazara alındığı müşahede edilmektedir[6].

 


[1] 

Türkçe resmi metni için bkz. Dustur, III. Tertip, c. 30, sh. 1020(R.G. 25. 5. 1949-7217)

[2] 

İslam ve Batı Felsefesini çok iyi bilen, İstanbul Darulfünunu (Üniversitesi) öğretim üyelerinden Babanzade Ahmet Naim, iki sistem arasında çok güzel karşılaştırmalar yapmıştır. Bkz. İslam Ahlakının Esasları (1340/1342) Notlarla Sadaleştiren Dr. Recep Kılıç, Ankara, 1995, Türkiye Diyanet Vakfı Y. No:179.

[3]

 Bkz. Servet ARMAĞAN

[4] 

Bkz. Armağan Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 3.B., Diy.İ.B.Y., Ankara, 1996, sh.195. vd.

[5] 

Yeri gelmişken belirtelim ki 1961 Anayasasında yer alan bir md. 1982 Anayasasına alınmamıştır. O da 11. maddede yer alan bir hükümdür:.Temel hak ve hürriyetleri sınırlayan "kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz". Federal AImanya Anayasasının 19. maddesinden alınan bu hüküm, temel hak ve hürriyetlerin korunması yönünde çok önemli bir hükümdü ve 1982 Anayasasına alınmaması bir eksikliktir.

Biraz yukarıda belirttiğimiz yargı ve idari mercilerince alınan ve temel hak ve hürriyetleri sınırlayıcı tedbirler, Anayasanın 13. maddesi mânasında "genel ve özel sınırlamalar" sayılmaz. Daha çok hak ve hürriyetlerin kullanılması sırasında, yani fiili duruma ait ve o olayla sınırlı olan aktüel bir sınırlamadır. Ve kaynağını Anayasa'dan almaktadır. Ama bu kabil sınırlamalar ve tedbirlerin Anayasa'nın sözüne ve ruhuna uygun olmaları şarttır ve yargısal denetime her zaman tabidir.

[6] 

Bkz. Armağan, İslam, sh.58.


                                                                                                                                              Devami Sonraki Sayfada >>>>

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 1/2/2007 - İnsan Hakları Beyannamesi-İslam Hukuku -II-

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ ve İslam Hukukunda Temel Haklar ve Hürriyetler


Yazının devamı..


 

2. Beyannâme-İslâm Hukuku (Benzerlikler – Farklar):

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 30 maddeden ve bir girişten ibarettir. Giriş’de (Preambel) herkese haysiyetine uygun haklar tanınmak ve korunmak için bu beyannamenin yayınlandığı belirtilmekte, son madde olan 30. md.de ise: “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin, bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil  bunu işlemeye herhangi bir hakkı gerektirir mahiyyette yorumlanamaz” hükmü yer almaktadır. 

Her maddenin teker teker ele alınıp İslam hukuku ile mukayesesinin yapılması bu makalenin konusu değildir. Ayrıca üzerinde durulması gereken özel bir çalışmadır. 

Şimdi de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin[1] ana hatlarına göre İslam Hukuku temel hak ve hürriyetler teorisi ile bazı farklarına temas etmek istiyoruz.

 

a-     Herşeyden önce 18. maddeye temas etmek lazım. Beyannamenin 18.maddesi şöyle demektedir.

“Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyeti vardır. Bu hak din veya kanaat değiştirmek hürriyetini dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık veya özel surette öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle açıklama hürriyetini gerektirir.”

          Bu maddede esas itibariyle din ve vicdan hürriyeti düzenlenmiştir. Yani, insanların dini inançlarını muhafaza ve bunu realize etmeleri gereği dile getirilmiştir.

          Ancak bir aykırılık noktasına temas etmek gerekir. Burada bir insanın dinini değiştirmesi de hürriyete bağlanmıştır. Daha doğrusu bir hürriyet olarak kabul edilmiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman İslam Hukuku ile bir aykırılık meydana gelir. Şöyle ki, İslam Hukuku temel esaslarına göre, yani Kuranda yer alan hükümlere göre bir insanın İslam dininden çıkması suç teşkil eder. Buna irtidat veya ridde adı verilmektedir. Bir diğer değişle İslam Hukuku açısından bir kimsenin hiç bir dini inanca sahip olmaması diye bir hürriyet söz konusu değildir. Yani ateist veya inkârı uluhiyet dediğimiz bir anlayış islam hukukunda bir hürriyet olarak kabul edilemez. Kant’ın deyimiyle bu bir vahşi hürriyettir.[2]  

18.madde böyle bir anlayışı hürriyet olarak kabul ediyor. Yani bir kimse Müslüman iken İslam dininden çıkar veya İslam dinini inkâr ederse,  açıkça bu yolda beyanda bulunursa, bu ridde suçunu teşkil eder. Halbuki 18.madde onu bir hürriyet olarak kabul etmiş.

 

b-     İkinci bir mukayese durumu belki 21.maddenin ikinci fıkrası ifadesiyle ortaya çıkabilir. Bu fıkra kamu hizmetlerine girme hakkını düzenliyor. 21.madde 1.fıkra ise  bugünkü anayasa tabiriyle  aktif ve pasif bir şekilde siyasi iradenin teşkilini- katılmayı düzenliyor. 2. Fıkra şöyle diyor:

“ Her şahıs memleketinin kamu hizmetlerinden eşitlikle faydalanma hakkını haizdir.” 

Şahısların kamu hizmetlerine girmesi konusunda İslam Hukukuna ait normlar açısından her hangi bir yadırganacak durum yoktur. Sadece küçük bir fark hatıra gelebilir: O da kadınlarla erkekler arasında bu konuda sözkonusu olan veya hukukçuların ileri sürdüğü eşitlik bazı sahalarda istisna edilmiştir. Yani kadınlar bazı konularda kamu hizmetlerine katılamazlar. Bu sahalar nelerdir? İslam hukukçuların belirttiği gibi, kadınlar yargıç (kadı) olamazlar. Devlet Başkanı ve imam(müftü) olamazlar. Mezhebler arasında çok az farklar olmakla beraber, genel olarak kabul edilen esas budur. Mesela hanefi mezhebinde kadının kadına imameti müçtehidlerin görüşüne göre caizdir, ama genellikle kadınların bu üç kamu hizmeti sahalarında vazife alamayacakları kabul edilmiştir. Binaenaleyh burada kadın ve erkekler arasında bir eşitlik sözkonusu değildir. Yani Beyannamenin 21.maddesinin 2.fıkrasında getirilen kamu hizmetlerine girmedeki eşitlik söz konusu olamıyor[3].

 

3.  Bazı Farklar - Kısa Karşılaştırmalar

İnsan hakları Evrensel Beyannamesi ile İslam Hukuku temel haklar ve hürriyetler teorisi arasında aşağıdaki kısa karşılaştırmayı yapacağız. Ve bu karşılaştırmada bazı farkların ortaya çıktığını da göreceğiz.

a-     Her şeyden evvel belirtelim ki, bu Beyanname 1948 yılının sonlarında kabul ve ilan edilmiştir. Ve yaklaşık olarak bu gün 50. yılını doldurmuştur. Halbuki İslam Hukukunun temel haklar ve hürriyetler çekirdeğini teşkil eden esaslar ise, bundan 14 asır evvel ortaya konulmuştur. Kuran âyetlerinde ve çeşitli hadislerde belirtilen bu hak ve hürriyetlerin esasları  çok eskilere dayanır. Buradaki büyük süre farkı iki saha arasında dikkat çeken bir farktır.

b-     İkinci bir karşılaştırmayı şurada yapabiliriz. İnsan hakları Evrensel Beyannamesi çok işlenmiş ve açıklanmış bir metindir. Kabul edilmesinin üzerinden bu güne kadar hakkında yüz binlerce kitap, metin, monografi ve tez yazılmıştır, sempozyumlar düzenlemiştir. Asrımızda kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, eğitim düzeyinin düzeltilmesi ve yükseltilmesi sebebiyle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi literatürde geniş şekilde yer almıştır. 

     Halbuki 14 asır evvel esasları ortaya konulmuş olan İslam Hukukundaki temel haklar ve hürriyetler hakkında bu kadar çok şey yayınlanmamıştır. Zaten dediğimiz gibi, en az 10.asır bu konuda fazla bir açıklama yapılmamıştır. Bir taraftan temel haklar ve hürriyetlerin İslam dinin uygun olarak asırlarca kullanılmış olması, bir diğer taraftan da eğitim düzeyinin çok düşük olması ve okuma yazma nispetine göre çok büyük farkların ortaya çıkması sebebiyle, temel haklar ve hürriyetler teorisi çok fazla işlenmemiştir. Günümüzde dahi İslam hukukçuları temel haklar ve hürriyetler konusu üzerine çok az eser yazmışlardır. Türkçe’de ilk defa bizim yazdığımız kitap[4] Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanmış ve 4. baskısı piyasaya sürülmüştür. Arapça çok yayının olması beklenirken bu sahada da parmakla sayılacak kadar az yayın vardır.  

       Böylece bir taraftan çok işlenmiş ve üzerinde çeşitli düşünceler ileri sürülmüş bir metin (İHEB), bir taraftan da esasları ortada olmakla birlikte yeteri kadar işlenmemiş veya çok az işlenmiş bir İslam Hukuku temel haklar ve hürriyetler teorisi söz konusudur.

 

c.      Üçüncü bir fark: Biraz daha yakından metne bakacak olursak şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz. Beyanname, üzerinde son derece geniş araştırma yapılan bir hukuk metnidir. Halbuki islam hukuku kitaplarından temel haklar ve hürriyetler başlığı gibi ayrı bir başlık bile yoktur. Gerek klasik islam hukuku kitaplarında gerekse asrımızda yazılan kitaplarda, kamu hürriyetleri diye bir başlığa rastlamıyoruz. Ancak son zamanlarda yeni yazılan bazı çalışmalarda çeşitli başlıklar altlarında bazı açıklmaların yapıldığını görmekteyiz.  

     Bizim yukarıda bahsettiğimiz islam hukuku temel hak ve hürriyetler kitabımız ise, islam hukuku kitaplarının çeşitli yerlerinde dolaylı olarak değişik konulardaki  bazı esaslardan çıkartılmıştır. Yoksa bu kitaplarda dahi bizim monoğrafimizde topladığımız gibi ayrı bir Temel Haklar ve Hürriyetler  bölümü yoktur. 

     İki metin arasında göze batan bu fark veya kısa karşılaştırma bize oldukça yeni bir takım şeyler öğretecektir.

 

d.     Dördüncü bir fark şurada ortaya çıkmaktadır. Beyanname sadece insan haklarından bahsetmektedir. İnsana tanınmış, aslında doğuştan sahip oldukları hakları çeşitli isimlerle muhtelif maddelerde düzenlemesinden ibarettir. Halbuki temel hak ve hürriyetlerin esaslarını ortaya koyan âyet ve hadisler sadece insan hakkından bahsetmez. Bir diğer değişle, bu âyet ve hadisler çok geniş ve kapsamlıdır. Sadece insan haklarına münhasırdır diyemeyiz. Gerçekten de bu temel hak ve hürriyetlere dair ayet ve hadisler bir taraftan ibadet sahasında bir taraftan sosyal alandaki davranışlar, bir taraftan islam toplumunu meydana getiren unsurlar açısından yorumlanabilir ve yorumlanmalıdır. Kısacası bu ayet ve hadislerin manası ve sınırı sadece insan haklarıdır demek doğru değildir.  

     Bu açıklama ve kısa karşılaştırmadan İHEB ile İslam Hukuku temel hakları teorisinin bir başka farkını ortaya çıkarmaktadır.

 

e.     Beşinci fark şurada söz konusudur. IHEB’de yer alan hükümler insanların bütün ihtiyaçlarına cevap vermez. Sadece temel hak ve hürriyetler konusunda bazı düzenlemeler getirmiştir. Halbuki İslam Hukukun temel hak ve hürriyetler teorisinin temelini teşkil eden ayet ve hadisler ise, insanların bütün zaman ve mekanlardaki durumunu ele almakta ve insanların doğuştan başlayarak ölünceye kadar, hatta ölümden sonraki ihtiyaçlarını da düzenleyen bir metindir. Bir diğer deyişle, bu ayet ve hadisler derinlemesine ve çok geniş olarak insanın her türlü ihtiyaçlarına cevap veren metinlerdir[5]. 

     Bu karşılaştırmayı şöyle de yapabiliriz. 1948 yılında dünyaya ilan edilen bu belge bir müddet sonra eskimiş ve 4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanan bir antlaşma ile[6] eksiklikleri giderilmiştir. İnsan hakları konusunda, ana hürriyetlerin korunmasına dair 4 Kasım 1950 tarihli antlaşma, 1948 tarihi antlaşmasının bir nevi tamamlanmış bir şeklidir. Hatta bu metinlerden sonra da antlaşmalar yapılmış ve protokoller imzalanmıştır. Bu konuda çeşitli kitaplara müracaat edilebilir.[7] 1952 yılında  1960 yılında ve çeşitli tarihlerde sözleşme ve protokoller imzalanmıştır. 

      Halbuki âyet ve hadisler ise, eskimesi sözkonusu değildir. Aradan 1420 sene geçmesine rağmen âyetler hala yeni manalara kavuşturulmaktadır ve insanların asli ihtiyaçlarına göre yorumlanabilmektedirler. Yeni bir âyetin getirilmesi sözkonusu olmadığı gibi, yeni bir hadisin söylenmesi de sözkonusu değildir. Bir İslam aliminin dediği gibi, “zaman ihtiyarladıkça Kuran gençleşiyor.[8]” Yani aradan 14 asır geçtiği halde, insanlar yeni yeni Kuranın getirdiği esasları ortaya koymaktadırlar.

 

f.      Altıncı bir kıyaslama, şurada yapılabilir: IHEBde eşitlik ve hürriyetten bahsedilmektedir. Köleliğin her türünün kalktığı ve kabul edilemezliği ifade ediliyor. (Bkz. Başlangıç, md.1,2,3,4,7 vd.).

 

 


[1] 

Her şeyden önce belirtelim ki, İslamiyet, “Hürriyet başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmekten ibarettir” şeklinde, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesindeki (26 Ağustos 1789,md.3) esası kabul etmez. Yani insan ne yaparsa yapsın yeterki başkasına zararı olmasın esası ilk anda insana cazip, mâkul ve güzel gelmekle birlikte İslam Hukuku açısından kabul edilemez. Çünkü hürriyetin de kendi içinde bir sınırı olduğu İslam Hukuku telakkisinde kabul edilmektedir. İslam hukuçuları sınırsız hürriyeti, şeytanın insana bir tahakkümü şeklinde yorumlamaktadır. Mesala bir insanın başkasına zarar vermese dahi, çırıl-çıplak dolaşması, soğuklarda, fırtınalarda, pislik ve gayrı insani şartlar içinde yaşaması, başkasına zararlı olmamakla birlikte, insan fıtratına aykırı kabul edildiği için, hürriyet kavramının himayesinden istifade edemez. Böyle bir anlayış kabul edilemez. Bir diğer söyleyişle, bir insanın kendini sefahete atması, mesala içki içmesinin başkasına zararı olmadığı halde, kendi kanına, damarlarına uyuşturucu madde enjekte etmesi ve buna benzer hereketler yapması bir hürriyet değildir. Bir sefalettir, insanın, şeytanın emrine girmesidir. İslam alimleri ve hukukçuları şu tesbiti yapıyorlar:“Öyleleri hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilan ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira n’azenin hürriyet, âdab-ı şeriatla müteedibe ve mütezeyyine olmak lazımdır. Yoksa sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmareye esir olmaktır.” 

“Hürriyet-i umumi (kamu hürriyeti), efradın zerrat-ı hürriyetinin muhassalıdır (bütün kişilerin hürriyetinin sentezidir). Hürriyetin şe’ni (ana özelliği) odur ki: Ne nefsine (kendisine) ne gayriye (başkasına) zararı dokunmasın.” (Said Nursi, Münazarât, İst, 1977 (aslı 1911’de yazılmış ve yayınlanmış), sh. 15-16). 

Binanaleyh laik hukuklarda herkes dilediğini yapabilir yeter ki başkasına zararı olmasın görüşü, İslam Hukuk felsefesinde kabul edilmiyor. 

Bu şekildeki bir hürriyet anlayışı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer almıyor.

 

[2] 

Bkz. Walter Hamel, Din ve Vicdan Hürriyeti (Tercüme: Servet Armağan), 2.b. İstanbul, 1981, 75,135,149; sh; Servet Armağan, İslam, sh.7. vd.

[3] 

Bkz. İslam; adlı eserimiz, sh.18, 26,47 vd; Etraflı bilgi için bkz. Abdülhakim Hasan İli, Hürriyatü’l Amme fi’l-Fikri ve’n-Nizamis-Siyasi fi’l-İslam, Dirase Mukarene, 1394-1974, Daru’l-Fikir (Kahire), sh.289 vd.

[4] 

ARMAĞAN, İslam...,

[5] 

Bkz. Said Nursi, Sözler, 25. Söz. Kısacası: Manasında belâgât-ı ve câmiiyet-i harika; üslubunda bedaat-ı harika; Lafzında fesahat-ı harika ve câmiiyet; beyanında beraat (tefevvuk, metanet ve haşmet); ilminde câmiiyet-i hârika; mebahisinde câmiiyet-i harika, v.b. vardır. Sh.389 vd.  

Diğer tarafdan : “Kur’an.... insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-u ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyyesinin mercii olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir KİTAB-I MUKADDEStir” (ibid.383).

“İcâz-ı Kur’an o derece câmi ve hârıkadır. Dikkat edilse görünüyor ki: bazan bir denizi bir ıbrıkda gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun külli düsturları ve umumi kanunları, basit âmi fehimlere merhameten basit bir cüz’iyle, hususi bir hadise ile gösteriyor....” (İbid., 420).

“Hem Kur’anın içinde öyle bir göz var ki; bütün kainatı görür, ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve alemlerini beyan eder. Bir saatin sanatkarı nasıl saatini çevirir, açar gösterir, tarif eder; Kur’an dahi, elinde kâinatı tutmuş öyle yapıyor.” (Aynı müellif, Mektubat, İst. 1958, sh.196).

[6] 

Avrupa İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşme(Düstur,  III.Tertip,c.35.sh.1568;RG.19.3.1954-8662

[7] 

Bkz.Burhan Kuzu:Türk Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, İst., 1994.

[8] 

Said Nursi, Hakikat Çekirdekleri, No:79 (Mektubat isimli eserinin sonunda yer alıyor.)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 1/2/2007 - İnsan Hakları Beyannamesi-İslam Hukuku -III-

 

 

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ ve İslam Hukukunda Temel Haklar ve Hürriyetler


Yazının devamı..


 

 4. Madde bunu belirtmekte ve şöyle demektedir:

“ Hiç kimse kölelik ve kulluk altında bulundurulamaz. Köle ve kul ticareti her tür şekliyle yasaktır.”

 

İslam Hukuku kitaplarında ise kölelikten bahsedilmektedir. Ama İslam Hukuku köleliği kurmuyor, ihdas etmiyor, ortaya çıkarmıyor, mevcut bir kölelik düzenini insani açıdan düzenliyor. Asırlarca devam eden kölelik düzeni, ancak I. Dünya Harbine yakın tarihlerde kaldırma ihtiyacı duyulmuş, ve kaldırılmıştır (1926 tarihli Sözleşme – Cenevre). 1948 Beyannamesinde de açıkça belirtilmiştir.[1]

 

c.      Bu konuda belirtilmesi gereken bir başka nokta da şudur: kadın ile erkek arasında eşitlik mevzuu yukarıda belirttiğimiz gibi, bazı farklar ortaya çıkarmaktadır. Bir diğer değişle, kadın erkek bünyesinin farklı olması, onların farklı olan hak ve hürriyetlere sahip olmaları neticesini ortaya çıkarmaktadır. Bu sebeple İslam Hukukunda bu sahada kadın-erkek arasında bir farklılık sözkonusudur. İş Kanununda da, ve diğer kanunlarda da durum aynı şekildedir.[2]

 

d.     Başka bir nokta da şudur: yukarıda belirttiğimiz gibi, genel olarak hürriyet konusunda da bir fark ortaya çıkar: aşırı hürriyet yoktur, mutlak hürriyet sözkonusu değildir, sınırsız hürriyet sözkonusu değildir. Bunlar İslam hukukçularının belirttiği noktalardır. Bilhassa aşırı hürriyetin, insanın hiç bir sınır tanımadan hareket etmesinin caiz olmadığı, bu davranışın şeytana uyma manasına geldiğini, sefahat demek olduğu belirtilmiştir. Yoksa başkasına zarar vermediği takdirde herkesin herşey yapabileceği hürriyet anlayışı İslam Hukukunda yoktur. 

 

e.     Beyannâmede belli sayıda insan hakkı düzenlenmiştir; İslam Hukukunda, âyet ve hadislerle düzenlenmiş bazı hak ve hürriyetler düzenlenmemiştir. Meselâ suç ve cezaların kanuniliği, sağlık hakkı, dilekçe hakkı gibi[3].

 

NETİCE

 

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan şu neticeleri çıkartabiliriz.

1.     IHEB ile İslam Hukukunun temel hak ve hürriyetler teorisi arasında büyük bir aykırılık asla sözkonusu değildir, yani bir çok sahada aykırılıklar ve uyumsuzluklar sözkonusu değildir. Tersine, büyük çapta benzerlik, hatta ayniyet vardır[4].

 

2.     Zaman zaman IHEB’ne karşı çıkan, onun İslamiyet’e uygun olmadığını belirten mülahazalar bulunmakta ise de, bu mülahazaların İslam Hukukunda inandırıcı bir dayanağı yoktur.

  

3. Üçüncü bir nokta: zaman zaman, İslam Hukukçuları ve devlet adamları bir araya gelip, insan haklarını, İslam hukuku açısından Evrensel Beyannamesini yazma girişiminde bulunmuşlardır. Mesela Londra’da İslam Konseyinin 1981 yılında yayınladığı “İslâm’da İnsan Hak ve Hürriyetleri Beyannâmesi” bunun bir örneğidir.[5] Konseyin yaptığı çalışma ilan edilmiştir, bu metne bakacak ve beyannamenin hükümlerini nazara alacak olursak, İHEB ile arada büyük bir benzerlik olduğunu görürüz. Bu noktanın detaylarını ayrı bir makalemizde ele alacağız.

 

4. Aklın yolu birdir, insanlar selim akil ile düşündükleri takdirde, ayet ve hadislerde yer alan bir çok hükümleri bulabilirler.

 

5. Beyanname ile İslam Temel Haklar Teorisi arasında bazı farklar vardır. Bu farklar da, değişik(laik-dini) sistemlere dayanmanın zaruri bir neticesidir.



[1]             

Dünyada Köleliğini kaldırılması, tamamen ve birdenbire (bugünden yarına) mümkün olmamış, senelerce süren gayretleri gerektirmiştir:

18 Mayıs 1904 de Paris’te imzalanan Beyaz Kadın Ticareti’nin yasaklanmasına dair milletlerarası Sözleşme, bu konuda bir başlangıç sayılabilir (Bkz. Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları -I- Ankara, 1995, AÜ. SBF. İnsan Hakları Merkezi Y. sh. 431. vd.)

Aynı durum bir müslüman devleti olan Osmanlı İmparatorluğunda da görülmüştür. 19. asrın ortalarından itibaren sâdır olan Emr-i Ali ve İrade-i Seniyyelerle, evvela zenci köle ticareti, sonra Çerkes köle ve cariye ticareti yasaklanmıştır. Köleliğin tamamen ilgası ise, 1948 t. Beyannamenin imzalanıp, 1949 yılında, 1926 tarihli sözleşmenin ise 1955 yılında yürürlüğe girmesi ile mümkün olabilmiştir. Bkz. Armağan, İslam, sh; 39, Akıllıoğlu, 431-2.

[2] 

Bkz.Armağan,age. Sh.60.

[3] 

Bkz. İbid. 149, 179 ve 208.

[4] 

İbidem.

[5] 

Bkz.Ahmet Akgündüz, İslâm’da İnsan Hakları Beyannâmesi, İst, 1991, Timaş, sh. 99 vd; İbid., Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası,İst, 1991, Timaş y. Sh. 125 vd.


                                                                    <<<<< Son >>>>>

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
| Sonraki Sayfa

..Prof. Dr. Servet Armağan'ın 45 yıllık Akademik kariyeri esnasında yazdığı makaleler . yayınladığı kitaplar. katıldığı ilmi toplantılar ile ilmi ve idari görevleri. Dekanlık ve Rektörlük hayatı..

Şubat ayı istatistikleri:
Free Web Site Counter
.Sayfa Okundu

YAZILARIM : (Alfabetik.Liste)



Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta
Blog RSS

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:2
| Sonraki Sayfa